Ancak ilk bölümde sözü doğrudan Cem Gürdeniz’e bırakıyoruz. Çünkü Denizci Olmak Ne Demektir?, yalnızca denizcilik kültürünü anlatan bir giriş değil; Gürdeniz’in çocukluğundan Bahriye yıllarına, ailesinden denizle kurduğu ömürlük ilişkiye uzanan kişisel hikâyesi ve bu kitabı neden kaleme aldığının da anlatısı. Bu nedenle dizinin ilk yazısında editoryal anlatıcıyı aradan çıkarıyor; Mavi Kültür’e Cem Gürdeniz’in kendi sesiyle başlıyoruz…
Denizci Olmak Ne Demektir?
Denizcilik yalnızca bir meslek, tekne kullanmak ya da denizde bulunmak değildir. Denizle kurulan ilişkinin bir yaşam tarzına, kültüre ve görgüye dönüşmesidir. Hiçbir halk denizci doğmaz; denizci yapılır.
1958 yılında denizle iç içe başlayan hayatımın, Boğaziçi’nin Büyükdere Koyu’nun kıvrımlarında bana denizciliği bir yaşam tarzı olarak sunacağını bilemezdim. Denizci bir ailede, denizci bir çevrede ve deniz kıyısında yetişmenin geleceğimi şekillendiren fırsat ve olanakları cömertçe sergileyeceğini bilemezdim.
Sonuçta deniz subaylığı gibi emsalsiz, onurlu ve seçkin; bir o kadar zor ve sabır isteyen bir meslek ile hayatımı şekillendirdim. Bahriye ve donanma kültürü bana çok şey öğretti. Babamın deniz ticaret filosundan olması bana denizciliğin sivil boyutunu tanıttı. Sekiz yaşında sandalım, 14 yaşında piratım oldu. 15 yaşında yüzme, 17 yaşında sutopu takımında yer aldım. 13 yaşında ilk gemi maketimi yaptım. 20 yaşımda ilk deniz eskisi gemici feneri ile koleksiyonerliğe başladım. 1981 yılında denizcilikle ilgili ilk makalemi yazdım.
Kısacası gerek meslek yaşantım gerekse doğduğum ve kurduğum her iki ailede her yönü ile denizle iç içe oldum ve olduk. Denizcilik kültürü ve görgüsü karakterim ve kişiliğimin oluşmasında öncü rol oynadı.
Denizin ve denizciliğin disiplininde ilk eğitimi sekiz yaşında sandalımızda babamdan aldım. Beş metrelik sandalda fora/vira ettikten sonra usturmaçaların içeriye alınması gerektiğini ondan öğrendim.
Çocukluğumun geçtiği 60’lı yıllarda bugün özlemle seyrettiğimiz siyah beyaz filmlerdeki kuğu misali sitimli şehir hattı vapurlarına bindim. Sitim, ahşap ve çay kokusu karışımını içime çektim. Rahmetli annemin deniz şiirleri ile büyüdüm. Mehtabın en güzelini Boğaziçi’nde beş metrelik sandalımda seyrettim. Deniz Lisesi ve Deniz Harp Okulunda filika ve kik ile yelken seyrine doyamadım. Ömrümün 40 yılını verdiğim Bahriyede 1940 yapımı mayın dökücü gemide de görev aldım, modern G sınıfı hava savunma firkateyninde de.
Donanma dışında denizin ve denizciliğin profesyonel ve amatör, aktif veya emekli her türlü çevresi ile yurt içinde ve yurt dışında yakın ilişki içinde oldum. Ticaret gemisi zabitan ve mürettebatından armatörlere, balıkçılardan amatör denizcilere, dalgıçlardan yelkencilere, deniz tarihçilerinden deniz ressamları, yazarları ve şairlerine kadar denizden hayatını kazanan veya denizin ruhlarını beslediği çok farklı insanlarla tanıştım.
Onlarca değişik savaş ve ticaret gemisi ile amatör denizci teknesinde bulundum. Akdeniz, Karadeniz, Ege, Adriyatik, Tiren Denizi, Baltık, Kuzey Denizi, Pasifik ve Atlantik Okyanuslarında yelken yaptım. Yurt dışında pek çok deniz, denizcilik ve gemi müzesi ile kütüphanesini gezdim; farklı ülkelerin deniz harp okullarını ve okul gemilerini ziyaret etme fırsatım oldu.
Bütün bu birikimin sonunda deniz ve denizciliğin kültür ve görgü boyutunu bilgilerim ve tecrübelerim ışığında okuyucuya aktarma ihtiyacı duydum. Türk denizcilik literatüründe önceden yer almamış böyle bir kitaba ihtiyaç olduğunu değerlendirerek, kendisini denizci, denize yakın hisseden ve denizcilik kültürünün sonsuz okyanusuna giriş yapmak isteyenlere bir başvuru; denizcilik görgüsünü denizi ilgilendiren her ortamda doğru yer ve zamanda uygulamak isteyenlere bir rehber olarak kaleme aldım.
Türkiye’nin 21. yüzyılda denizcileşmesi bir seçenek değil, bir ihtiyaçtır. Zamanın ruhu ve jeopolitik, ekonomik ve sosyolojik gerçekler bu gerekliliği dayatmaktadır. Savunma ve güvenlik boyutlarında bu süreçte ilerleme sağlanmışken ekonomik, sosyal, kültür, refah ve mutluluk boyutlarında henüz başarı sağlanamamıştır.
Bu süreçte en büyük görev devlete düşmektedir. Zira hiçbir halk denizci doğmaz, denizci yapılır. Gerek halkın gerekse devletin denizcileşmesinin anahtarı da kültürdür.
Denizci olmak
Deniz sonsuz hareket, tükenmez titreşim, ebedi canlılık ve bu gezegende ortaya çıkmış tüm hayatların başlangıcıdır. Deniz hayattır. Deniz gelecektir. Deniz uygarlıktır.
Deniz kaptandır, tayfadır. Ekmek teknesidir. Ekmeğini sudan çıkaranların hikâyesidir. Balıkçı köyüdür. Tersanede çekiç sallayan işçinin kursağından geçen her lokma denizdir. Alın teridir. Mücadeledir. Özgürlük dürtüsüdür. Cesarettir. Yelken açmak, kürek çekmek, kulaç atmaktır. Bilimdir. Refahtır. Deniz vatandır.
İnsanın her alanda deniz ve denizcilikle olan etkileşimi deniz ve denizcilik kültürünü yaratır. Bu etkileşim ile denizi kullanmasını bilen insan ve topluluklar ortaya çıkar.
Marmara Adası’nda yaşayan balıkçı bir ailenin annesinin denizci tarifi, bu etkileşimi duygusal bir şekilde ne güzel anlatıyor:
“Denizci olmak ne demektir? Eğer bir adada yaşıyorsanız, ekmeğinizi denizden yiyorsanız ve bu dededen kalma bir miras ise; eşiniz, oğlunuz balıktayken hava kaçak yapmışsa ve halk sahile dökülmüşken siz tek başınıza sahilde yüksek bir yere çıkıp denizi endişe ile gözlüyorsanız; içiniz içinize sığmayıp artık durulsun diye denize bir tas zeytinyağı döküp fırtınayı durduracağınıza inanıyorsanız; uzakta ilk karaltıyı görüp pancar motorun sesini tanıyorsanız, siz artık denizci bir kadınsınızdır. Denizcinin gözü denizi görmez. Denizcinin gözü denizi içer. Ve denizci denize yüzmek için girmez. Motora takılmış yosunu temizlemek için girer. Çünkü deniz onun hayatıdır. Denizcinin damarında tuzlu su dolaşır. Denizcinin ruhu su rengidir.”
Deniz ve denizcilik kültürü insanın sadece denizi uzaktan seyretmesi ile oluşmaz. Etkileşim gerektirir. Mekân algısı gerektirir.
Bu etkileşimde esas olan gemidir, deniz suyudur, kumsaldır, balıkçı oltasıdır, ağdır, dalgıç malzemesidir, limandaki iskeledir, tersanedeki kızaktır, hobideki gemi modelidir, müze gemidir, tuvaldeki resimdir, şarkıdaki güftedir, şiirdeki mısradır, balık lokantasındaki yemektir; yani denizden nasiplenen her türlü somut faaliyet ve aracın ta kendisidir.
Denizcilik kültürü böyle oluşur.
Denizi yalnızca görmekle değil, onunla yaşayarak.
