Altunkaya’nın ilk yazısı, Türk denizciliğinin köklerine ve Mavi Yolculuk kültürünün bugün geldiği noktaya uzanıyor. Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın — yani “Halikarnas Balıkçısı”nın — gözünden bugünün denizciliğine bakan yazar, tekne sahipliği ile deniz insanı olmak arasındaki farkı, kıyılarımızın üzerindeki baskıyı ve Mavi Yolculuk’un ruhunu kaybetme tehlikesini ele alıyor.
Marinaların dolduğu, yat satışlarının rekor kırdığı bir dönemde denizin gerçek anlamını sorgulayan bu yazı, sektörün çoğu zaman göz ardı ettiği bir soruyu masaya yatırıyor: Deniz bir mülk müdür, yoksa yaşanacak bir kültür mü?
İşte Tuna Altunkaya’nın ilk yazısı:
Balıkçı Bugün Yaşasaydı Ne Derdi?
Cevat Şakir Kabaağaçlı bir an için karşıma çıkıverse…
Beyaz saçları rüzgârda dalgalansa, elinde sigarası, gözleri denizin mavisinden biraz daha mavi olsa…
Ve ben ona sorsam:
“Balıkçı, bugünleri görseydin ne derdin?”
…
Önce çok kızardı diye düşündüm ama sonra hatırladım; o insanlara değil, düşüncelere kızardı.
Ama muhtemelen şöyle derdi:
“Denizi sahip olunacak bir şey sanıyorsunuz.”
Oysa deniz kimsenin değildir.
Biz yalnızca kısa süreli misafirleriz.
Deniz bizden önce vardı.
Bizden sonra da var olacak.
….
Bugün Türkiye kıyılarında her zamankinden fazla tekne var.
Marinalar dolu.
Sipariş defterleri dolu.
Ünlü markaların yat satışları rekor kırıyor.
Pandemi sonrası insanlar denizin özgürlüğünü keşfetti.
Ama aynı dönemde başka bir şey daha oldu.
Denizcilik ile tekne sahipliği birbirine karıştırıldı.
Tekne sahibi olmak ile deniz insanı olmak aynı şey değildir.
…
Balıkçı bunu herkesten iyi bilirdi.
Çünkü onun anlattığı deniz, satın alınabilecek bir şey değildi.
Onun denizi bir yaşam biçimiydi.
Mavi Yolculuk da tam olarak buydu.
Bugün lüks turizm broşürlerinde gördüğümüz bir rota değildi.
Bir keşifti.
Bir dönüşümdü.
Bir insanın karadan kopup yeniden insan olma çabasıydı.
Balıkçı, Azra Erhat ve Sabahattin Eyüboğlu ilk yolculuklara çıktıklarında ne marina vardı ne de VIP iskeleler.
Onlar koylara giderken “nereye demirleriz?” diye değil, “orada ne öğreniriz?” diye düşünürdü.
Bir koy onlar için bir mülk değil, bir hikâyeydi.
Bir burun yalnızca coğrafi bir şekil değil, binlerce yıllık bir hafızaydı.
Bir zeytin ağacı sadece ağaç değildi.
Anadolu’nun yaşayan tarihiydi.
Bugün ise bazen tam tersini görüyoruz.
Milyonlarca euro değerindeki tekneler günlerce aynı koyda duruyor.
Denize çıkmayan tekneler görüyoruz.
Sahibini yılda birkaç kez gören tekneler görüyoruz.
Koyları manzara gibi tüketen ama ruhunu hiç tanımayan tekneler görüyoruz.
Mavi Yolculuk’un bugün karşı karşıya olduğu en büyük tehlike de budur.
Koyların kalabalıklaşması değil.
Teknelerin çoğalması değil.
Ruhunu kaybetmesi.
…
Bir zamanlar insanların yıldızları seyrederek geçtiği gecelerde şimdi jeneratör sesleri duyuluyor.
Bir zamanlar süngerci hikâyelerinin anlatıldığı sofralarda artık ekran ışıkları yanıyor.
Bir zamanlar rotalar dostluklarla çizilirken bugün aplikasyonlarla çiziliyor.
Ama yine de umutsuz değilim.
Çünkü Balıkçı da umutsuz olmazdı.
O sürgün olarak geldiği Bodrum’da bir cennet gördü.
Herkes taşlık ve kurak bir yarımada görürken o bir uygarlıklar bahçesi gördü.
Herkes yoksulluk görürken o geleceği gördü.
Belki bugün yaşasaydı yine aynı şeyi yapardı.
Yine insanlara denizi anlatırdı.
Yine çocukları teknelere bindirirdi.
Yine Gökova’nın ışığını göstermeye çalışırdı.
Ve muhtemelen bize şöyle seslenirdi:
“Merak etmeyin.
Deniz kendini korumayı bilir.
Yeter ki onu seven birkaç kişi kalsın.”
İşte ben buna inanıyorum.
Bugün Mavi Yolculuk eski günlerindeki kadar güçlü olmayabilir.
Kıyılarımız baskı altında olabilir.
Koylarımız kalabalıklaşmış olabilir.
Kapitalizmin sert dalgaları her yere vuruyor olabilir.
Ama hâlâ bir yerlerde gün doğumunu izlemek için sessizce demir atan insanlar var.
Hâlâ çocuklarına yıldızları gösteren kaptanlar var.
Hâlâ bir koyun adını öğrenmek için harita açan insanlar var.
Hâlâ denizi tüketilecek bir ürün değil, yaşanacak bir kültür olarak görenler var.
Belki sayıları az.
Ama zaten Mavi Yolculuk hiçbir zaman kalabalıkların hikâyesi olmadı.
Her zaman birkaç hayalperestin hikâyesiydi.
Ve ben inanıyorum ki Balıkçı’nın hayal ettiği mavi yolculuk, bütün gürültüye rağmen, bütün baskılara rağmen, Gökova’nın rüzgârlarında yaşamaya devam edecek.
Çünkü bazı fikirler ölmez.
Bazı yolculuklar bitmez.
Ve bazı denizler, kendilerini sevenleri asla unutmaz.






















































